• Çalışma Saati: 08:30 - 18:30

ÜÇÜNCÜ KİŞİ YARARINA SÖZLEŞME (TBK m.129/I-II)

I. KAVRAM

Sözleşmeden doğan borçlar, haklar ve alacaklar genellikle sözleşmenin tarafları üzerinde doğar. Örneğin satış sözleşmesinde bedeli talep yetkisi kural olarak satıcıya aittir. Kira sözleşmesinde ise kiralanan malı kullanma yetkisi kiracıya aittir. Kural bu olmakla birlikte borçlar hukukuna hakim olan sözleşme serbestisi ilkesi gereğince taraflar emredici hukuk kurallarına aykırı olmamak kaydıyla her zaman bunun aksini kararlaştırabilirler.

TBK m.129 bu hususu hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde “Kendi adına sözleşme yapan kişi, sözleşmeye üçüncü kişi yararına bir edim yükümlülüğü koydurmuşsa, edimin üçüncü kişiye ifa edilmesini isteyebilir.” (TBK m.129/I) demek suretiyle düzenlemiştir. Aynı maddenin 2. fıkrasında da “Üçüncü kişi veya üçüncü kişiye halef olanlar da, tarafların amacına veya örf ve adete uygun düştüğü takdirde edimin ifasını isteyebilirler. Bu durumda, üçüncü kişi veya ona halef olanlar bu hakkı kullanmak istediklerini borçluya bildirdikten sonra, alacaklı borçluyu ibra edemeyeceği gibi, borcun nitelik ve kapsamını da değiştiremez.” (TBK m.129/II) diyerek birazdan aşağıda detaylı bir şekilde izah edeceğimiz tam üçüncü kişi yararına sözleşmeyi kuralları ile birlikte düzenleme altına almıştır.

II. NİTELİĞİ

Üçüncü kişi yararına sözleşme niteliği itibariyle bünyesinde 3 kişilik bir seneryo barındırması nedeniyle diğer sözleşmelerden ayrılır. Sözleşmenin aktörleri vaadettiren, vaadeden ve lehtardır. Sözleşmedeki her 3 aktörün de arasında bir ilişki mevcuttur. Bir örnek üzerinden sözleşmenin niteliğini ve tarafların sıfatını anlamak daha sağlıklı olacaktır. (A) çocuğu (Ç)’yi özel okula (Ö) kayıt ettirdiğinde sözleşme bünyesinde 3 aktör barındırır bi hale bürünür. Bu sözleşmede anne (A) ile (Ö) arasında karşılıklı (sinallagmatik) bir edim değiş tokuşu içeren sözleşme mevcuttur. (A) bu sözleşmede vaadettiren konumundadır. (Ö) ise sözleşme ilişkisi gereği eğitim borcunu (A) ile yaptığı sözleşme gereği (A)’nın çocuğu (Ç)’ye ifa etme borcu altına girmiştir. Dolayısıyla burada (Ö) taahhüdünün niteliği gereği vaadeden, (Ç) ise lehtardır. (A) ile (Ç) arasındaki ilişki olayımızda karşılıksızdır. Ancak uygulamada bu her zaman böyle olmaz. Vaadettiren ile lehtar arasında yine bir sinallagmatik ilişki mevcut olabilir ve vaadettiren bu ilişki gereği vaadedenle sözleşme yapmış olabilir. Ancak üçüncü kişi yararına sözleşmede her zaman vaadettiren ile lehtar arasındaki ilişki bir “kazandırma” ilişkisidir. Vaadeden ile lehtar arasındaki ilişki ise, vaadedenin borcunu ifa edeceği kişinin lehtar olması sebebiyle edim (ifa) ilişkisidir. (von Tuhr/Escher, 82, II s.239)(Becker, Art. 112, N. 26)(Bucher, E., s.480)(Eren s.1173)(Oğuzman/Öz, parag.1253)(Öz, TBK İstanbul Şerhi s.1563)

Üçüncü kişi yararına sözleşmenin şekli vaadeden (VA) ile vaadettiren (VE) arasındaki sözleşmenin şekline tabidir. Üçüncü kişiye ifa yönündeki anlaşma, dahil olduğu sözleşmenin şekline tabi olacaktır. Aksi durumda sözleşmenin şekle aykırılık nedeniyle geçersiz olması gündeme gelecektir.

İfanın üçüncü kişiye yapılması sözleşmenin başında kararlaştırılmış olabileceği gibi bu husus sonradan da kararlaştırılabilir. Söz konusu durum sözleşmenin tadili anlamına geleceğinden asıl sözleşmenin şekil şartı gözetilerek yapılması gerekir. Aksi durumda mezkur anlaşma geçerlilik kazanmayacaktır. Sonradan yapılan ifanın üçüncü kişiye yapılacağının kararlaştırılmasını bir örnekle inceleyelim: (A) ile (B) satış sözleşmesi yapmıştır. Sözleşmeye göre (A) kol saatini (B)’ye teslim edecek, (B) ise karşılığı olan 200-TL’yi (A)’ya ödeyecektir. (A) sonradan 200-TL’nin ekonomik yönden zor günler geçiren (C)’ye ödenmesini istemiştir. (B) de bu teklifi kabul etmiş ve sözleşme üçüncü kişi yararına sözleşme mahiyetine bürünmüştür. Söz konusu durumu alacağın temliki ile karıştırmamak gerekmektedir. Bilindiği üzere alacağın temlikinde temlik sözleşmesi (A) ile (C) arasında yapılmakta ve (B)’nin kabulüne ihtiyaç duyulmamaktadır. Ancak üçüncü kişi yararına sözleşmede bizzat (A) ile (B) anlaşarak (A)’nın alacağının lehtar (C)’ye ifa edilmesini kararlaştırmaktadır.

Ayrıca ifade etmek gerekir ki (VA) ile (VE) sözleşmedeki borçlardan sadece bazılarının (L)’ye ifa edilmesini de kararlaştırmış olabilir. Bu durumda sözleşmedeki (L) lehine hükümler yönünden TBK m.129 hükmü uygulama alanı bulacaktır.

Tasarruf işlemlerinin ise (ÖR: taşınırlarda zilyetliğin devri, taşınmazlarda tescil) üçüncü kişi lehine sözleşme biçiminde yapılması mümkün değildir. Yani yine işbu sözleşme (A) ile (B) arasında yapılacak ancak tasarruf işlemi (L) lehine yapılabilecektir. (Oğuzman/Öz, paraf. 1289)(von Tuhr/Escher 82, III, 13, s.245)(Eren, F., Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 21. Baskı, Ankara 2017 s.1167) Örneğin (VA) taşınmazının tescil işlemini (VE) ile yaparken mülkiyeti (L)’nin kazanacağını kararlaştıramaz.

Yukarıda (VE) ile (L) arasındaki ilişkinin karşılıklı bir ilişki olacağından bahsetmiştik. Bu hususu bir örnekle açıklayalım: (A)’nın (C) ile arasında satış sözleşmesi mevcuttur. Bu sözleşme gereğince (A)’nın (C)’ye 200-TL ödeme borcu altında olduğunu varsayalım. (A), (B) ile yapacağı sözleşmeden 200-TL alacağının doğacağını bilmesi üzerine (B)’ye bu tutarın kendisine değil de (C) ile arasındaki sözleşmeden doğan borcu nedeniyle (C)’ye ödenmesini talep edebilir. (B) de bunu kabul ettiğinde (C) lehine sözleşme kurulmuş olur. Buradan da görüleceği üzere (A) ile (C) arasındaki kazandırma ilişkisi aynı zamanda bir sinallagmatik ilişki de olabilir. Belirtmek gerekir ki (A) ile (C) arasındaki sözleşmenin geçersiz olması, (A) ile (B) arasındaki sözleşmenin geçerliliğini etkilemez. İlgili geçersizlik (A) ile (B) arasındaki ilişkiden bağımsız olarak (A) ile (C) arasında sebepsiz zenginleşme gibi kurumları gündeme getirebilir ki bunların kendi bahislerinde incelenmesi uygun olur.

TBK m.27’ye aykırı olmayan her edim üçüncü kişi yararına kararlaştırılabilir. Hatta (VA)’nın borcu (L) ile sözleşme yapmak da olabilir. Bu durumda (VE) ile (VA) arasındaki ilişki bir üçüncü kişi yararına ön sözleşme mahiyetindedir.

Belirtelim ki sözleşme (VE) ile (VA) arasında kurulduğundan ve (L) sözleşmenin tarafı olmadığından (L)’nin sözleşmeye izni veya icazeti aranmaz. Hatta (L)’nin sözleşmenin varlığından haberdar olması dahi gerekmez. (L), usulüne uygun ifa teklifine rağmen (VA)’nın borcunu ifa etmesine olanak sağlamaz ise (VE) yönünden alacaklı temerrüdü hükümleri uygulama alanı bulabilir.

(L)’nin ehliyetli olması da gerekmez. (L) söz konusu sözleşme ile herhangi bir borç altına girmediğinden tam ehliyetsiz olsa dahi kazandırmadan yararlanabilir.

III. TÜRLERİ

A-Eksik Üçüncü Kişi Yararına Sözleşme

TBK m.129/I’i incelediğimizde “Kendi adına sözleşme yapan kişi, sözleşmeye üçüncü kişi yararına bir edim yükümlülüğü koydurmuşsa, edimin üçüncü kişiye ifa edilmesini isteyebilir.” diyerek kural olarak bu borcun ifasının talep yetkisinin (VE)’ye ait olduğunu düzenlemiştir. Yani her ne kadar ifa (L)’ye yapılabilecek ise de sözleşmede sözü geçen taraf (VE)’dir. Dolayısıyla (L)’nin bir alacak hakkı ve bunun içeriğinde bulunan talep yetkisi söz konusu olmayacak, alacak hakkı (VE)’ye ait olacaktır. Dolayısıyla talep yetkisi de (VE)’ye ait olacak ancak (VE)’nin talebi sözleşmede kararlaştırıldığı üzere borcun (L)’ye ödenmesi biçiminde olacaktır. Bu doğrultuda talep yetkisi olmayan (L)’nin dava ve takip hakkı da mevcut olmayacaktır. (L)’nin başvurabileceği tek imkan eğer (VE) ile arasında bir sözleşme ilişkisi var ise (VA)’nın borcunu ifa etmemesi üzerine bu sözleşme ilişkisine dayanarak (VE)’yi sorumlu tutmak olacaktır.

B-Tam Üçüncü Kişi Yararına Sözleşme

Bazı üçüncü kişi yararına sözleşmelerde ise (L) lehine ifayı talep edebileceği de kararlaştırılmış olabilir. TBK m.129/II işte bu şekilde “Üçüncü kişi veya üçüncü kişiye halef olanlar da, tarafların amacına veya örf ve adete uygun düştüğü takdirde edimin ifasını isteyebilirler.” demek suretiyle tam üçüncü kişi yararına sözleşmeyi düzenlemiştir. Kanun metnindeki tarafların amacı denilmekle (VA) ile (VE)’nin sözleşmede bu hususta anlaşmalarını ifade etmektedir.

Diğer durum ise tarafların bu konuda sözleşmeye bir kayıt koymasa dahi o bölgedeki örf ve adetin, bu sözleşmenin ifasının (L) lehine yapılmasını gerektireceği yönünde yerleşik teamül olması halinde, tarafların aksi yönde bir iradesinin olmaması kaydıyla sözleşmenin tam üçüncü kişi yararına sözleşme olmasını gerektirir. Bu durumlara kapıcı ücretini kiracıya yükleyen sözleşmeler, sözleşme taraflarının da yararlananın da yakın akraba olduğu sözleşmeler, taşıma işi ile yük boşaltımı işini üstlenen şirkete karşı yük sahiplerinin yararlanan olduğu sözleşmeler (Yargıtay HGK 07/11/1962 T. 35/41), üçüncü kişi yararına ömür boyu gelir ve ölünceye kadar bakma sözleşmeleri örnek gösterilebilir. Bu tür sözleşmelerde bu yönde bir kayıt olmasa dahi yerleşik teamüller gereği üçüncü kişi yararına tam sözleşme olduğu kabul edilir.

Bazen de özel bir kanun hükmü ile üçüncü kişi lehine yapılan sözleşmenin tam üçüncü kişi yararına yapılabileceği kararlaştırılmış olabilir. (TBK m.130)(TTK m.1454)(TTK m.1478)(KTK m.97)

IV. SONUÇLARI

A-Eksik Üçüncü Kişi Yararına Sözleşmelerdeki Sonuçlar

Eksik üçüncü kişi yararına sözleşmelerde (L); (VA)’yı temerrüde düşüremez, dolayısıyla temerrüde bağlanan sonuçlardan da yararlanamaz. Edimin (VA)’nın kusuruyla imkansızlaşması halinde tazminat talep edemez. Ayıplı ifa halinde ayıba karşı tekeffülden doğan seçimlik haklarını kullanamaz.(Von Tuhr/Escher, s82, I, 1, s.236 vd.)(Becker, Art 112, N.14)(Oğuzman/Öz, parag.1302 vd.)(Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop, s.220)(Eren, s.1168)(Kocayusufpaşaoğlu, s,31)(Tunçomağ, 964)(Öz, TBK İstanbul Şerhi s.1572) (L) sahip olmadığı alacak hakkını devremez, rehnedemez ve üzerinde bir başkası lehine sınırlı ayni hak tesis edemez.

Yararlananın yapabileceği tek şey ifayı kabul etmekten ibarettir. Bunu da sağlamaz ise alacaklı temerrüdü hükümleri onun uhdesinde değil (VE)’nin uhdesinde doğacaktır. (L) burada bir nevi ifayı kabul yönünden yardımcı kişi konumundadır.(TBK m.116)

Ancak şu husus da atlanılmamalıdır. (VE) ile (L) arasında bir sözleşme ilişkisi söz konusu ise (L), (VE)’ye karşı (VA)’nın kendisine ifada bulunmamasından kaynaklı olarak borca aykırılık hükümlerine başvurabilecektir. Ancak yinelemekte fayda vardır ki burada (L) yine vaadeden (VA)’ya değil vaat ettiren (VE)’ye kendi aralarındaki sözleşme ilişkisi nedeniyle başvurabilmektedir.

(VE) ise ifa anına kadar (VA)’yı ibra edebilir, takas beyanında bulunabilir, sözleşmeyi başkasına devredebilir, ifaya ilişkin alacağını devredebilir.(Oğuzman/Öz, parag.1304 vd.)(Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop, s.226)(Eren, s.1169)(Von Tuhr/Escher, s82, I, 1, s.237)(Öz, TBK İstanbul Şerhi s.1573) Ancak bu son şıkta alacağı devralan tarafın ifayı kabul edecek olan kişinin yine (L) olması durumuna katlanması kaçınılmazdır.

B-Tam Üçüncü Kişi Yararına Sözleşmelerdeki Sonuçlar

1-Yararlanana (L) alacak hakkı kazandırılması:

Tam üçüncü kişi yararına sözleşmelerde (VE); (L)’ye alacak hakkı kazandırmaktadır. (L) bu sözleşmeye taraf olmasa da artık alacak hakkı onun uhdesinde doğacağından borçlu (VA)’ya karşı takip ve dava hakkı mevcuttur. (L)’nin ifayı kabul etmemesi halinde ise alacaklı temerrüdüne düşecek olan artık (VE) değil (L)’nin kendisidir. Doktrinde alacak hakkına (VE) ile (L)’nin birlikte sahip olduğu kabul edilmektedir. (Becker, Art 112, N.20)(Oğuzman/Öz, parag.1307 vd.)(Akyol, s.110) Ancak (VE) de ifanın ancak (L) lehine yapılmasını talep yetkisine sahiptir. Şu husus da atlanılmamalıdır ki (L) de (VE) ile (VA) arasındaki sözleşmede tam üçüncü kişi yararına sözleşmede taraf değildir.

2-Vaadettirenin (VE) yararlanana (L) ait alacak hakkı üzerinde tasarrufu:

TBK m.129/II’nin son cümlesinde “Bu durumda, üçüncü kişi veya ona halef olanlar bu hakkı kullanmak istediklerini borçluya bildirdikten sonra, alacaklı borçluyu ibra edemeyeceği gibi, borcun nitelik ve kapsamını da değiştiremez.” diyerek (VE)’nin bu alacak hakkı üzerindeki tasarruf yetkisi ve bu tasarruf yetkisinin sınırları düzenleme altına alınmıştır.

Bu hükümden de anlaşılacağı üzere; sözleşmenin yapılmasının hemen akabinde (L) bir alacak hakkı kazanacak ise de (VA)’ya yapacağı bildirime kadar (VE) işbu alacak üzerinde dilediği gibi tasarruf edebilecektir. (Oğuzman/Öz, parag.1312) Dolayısıyla (VE), (L)’nin (VA)’ya ihbarına kadar borcu ibra edebilir, takas beyanında bulunabilir, borcu tecdit ile sona erdirebilir, içeriğini ve hükümlerini değiştirebilir, alacak üzerinde sınırlı ayni hak tesis edebilir. Ancak söz konusu durumlar (VE) ile (L) arasındaki sözleşmede borca aykırılık niteliğinde ise (L) zararının giderilmesini (VE)’den talep edebilir.

Hükümden de anlaşılacağı üzere (VE)’nin tasarruf yetkisinin sınırı (L)’nin (VA)’ya yapacağı ihbar anıdır. Bildirimin yapılabilmesi için alacağın muaccel olması da gerekmez. Kanun bildirimin (VA)’ya yapılmasını aramıştır. Dolayısıyla (L)’nin bildirimi (VE)’ye yapması söz konusu sonucu doğurmaz. Asıl sözleşme şekle tabi olsa dahi bildirim herhangi bir şekle tabi değildir. Ancak uygulamada ispat kolaylığı açısından yazılı yapılması zaruridir. Bildirimden sonra (VE) tarafından yapılan her türlü tasarruf geçersizdir.

3-Bildirim sonrası meydana gelen hukuki sonuçlar:

(L) bildirim anından sonra alacak hakkı üzerinde söz sahibi olacaktır. Dolayısıyla bu andan itibaren (VA) ile (VE) arasındaki alacak hakkına ilişkinin ilişkinin yanı sıra (L) ile (VA) arasında da bu ilişkiye ilişkin bir kısım hak ve savunmalara vücut veren bir ilişki hasıl olacaktır.

a)borca aykırılıklar bakımından:

Öncelikle tekrardan ifade etmek gerekir ki her ne kadar (L) alacak hakkı üzerinde bildirim sonrası söz sahibi haline gelmiş olsa dahi halen daha (VA) ile (VE) arasındaki sözleşmenin tarafı değildir.

(L) ancak bildirim anındaki mevcut alacağı kadar hakka sahiptir. Yoksa sözleşmenin kurulduğu andaki durumun yerine getirilmesini talep edemez. (L) bu sözleşmeye taraf olmasa da artık alacak hakkı onun uhdesinde doğacağından borçlu (VA)’ya karşı takip ve dava hakkı mevcuttur. Dolayısıyla borcun hiç ifa edilmemesi veya gereği gibi ifa edilmemesi halinde borca aykırılık hükümlerine başvurması da en doğal hakkıdır.

(VE), (VA)’nın (L)’ye borcunu ifa etmemesi üzerine; (L) ile arasındaki sinallagmatik ilişki gereği tazminat ödemek zorunda kalmış ise (VA) ile arasındaki ilişkiye göre (VA)’nın borcunu (L)’ye ifa etmemesinden kaynaklı zararını (VA)’dan talep edebilir. Söz konusu zarar menfi zarardır.

b)sözleşmenin geçersiz olması ve iptal edilmesi bakımından:

Sözleşmenin herhangi bir sebeple geçersiz olması halinde bu sözleşmeden herhangi bir alacak hakkı da doğmayacağından (L) de (VA)’dan alacak hakkını talep edemez. Söz konusu durumun kötüye kullanılması kuvvetle muhtemeldir. Örneğin (VA) ya da (VE) sözleşmenin muvazaalı yapıldığını dolayısıyla geçersiz olduğunu ileri sürerek ifadan kaçınabilir. Bu kapsamda (L)’nin söz konusu muvazaayı bilip bilmemesine göre iyiniyetli olup olmadığı araştırılmalı ve hasıl olacak sonuca göre çözüme gidilmelidir.

İrade fesadı hallerinden olan aldatmada da sözleşmenin taraflarından birinin hile hukuki nedenine dayalı çıkacak uyuşmazlıklarda da yine (L)’nin söz konusu aldatmayı bilip bilmemesine göre sözleşme tarafı gibi dikkate alınması (taraf aldatması) dikkate alınması gerekir.

c)ödemezlik def’i bakımından:

(VE)’nin sözleşmeden doğan borcunu (VA)’ya ifa etmemesi halinde (VA), (L)’nin ifa talebine karşı ödemezlik def’ini ileri sürebilir. Bu durumda (L) ancak (VE) ile arasındaki ilişkiye dayalı olarak (VE)’den borca aykırılık nedeniyle talepçi olabilir.

V. ÜÇÜNCÜ KİŞİYİ KORUYUCU ETKİLİ SÖZLEŞME

Doktrindeki görüşlere göre her ne kadar sözleşme ilişkisinin tarafı olmasa da (VE)’nin yakınları da (VE)’nin (VA) ile yaptığı sözleşmeden kaynaklanan zararlarını (VA)’dan talep edebileceği, bu talebin de haksız fiil hükümlerine göre değil de sözleşme hükümlerine dayandırılması gerektiği yönündedir. Örneğin, işverenin tahsis ettiği lojmanın işveren tarafından iyi dezenfekte edilmemesi nedeniyle zarara uğrayan işçinin ailesinin de işverenden aradaki sözleşmenin tarafı olmasa da tazminat isteyebileceği ve bu tazminatın dayanağının da haksız fiilden ziyade sözleşme ilişkisine dayandığı kabul edilmektedir. Yargıtay da bir kaç kararında benzer yönde hüküm tahsis etmiştir. (Yargıtay HGK 06/05/1993, 13213/315)(Yargıtay Karar Dergisi 1992/8 s.1176)

Doktrindeki görüşler, bu sözleşmelerin taraflarca kararlaştırılmasa dahi niteliği gereği sözleşmenin tarafının yakınlarının da haklarının teminini gerektirdiği gözetilerek üçüncü kişi yararına sözleşme olarak kabul edilmesi gerektiği yönündedir.

Av. TURHAN KIYICIOĞLU

Bir yanıt yazın